Hüznün Sevinçle Buluştuğu GünlerBir ay boyunca tutulan oruçların, edilen duaların, geceleri dirilten niyazların ardından bayram sabahı güneş gerçekten başka türlü doğar. Eski İstanbul’da takvim, yalnızca zamanı gösteren bir cetvel değil; gönülleri terbiye eden semavî bir işaretti. Bu sayımızda Osmanlı’da bayramı; hüznün sevinçle buluştuğu o zarif ve derin iklimi merkeze aldık.Ramazan’ın son günlerinde şehir baştan başa hazırlanırdı. Hilâl gözetlenir, görüldüğünde toplar atılır, davulcular sokak sokak dolaşıp bayramı ilan ederdi. Minareler kandillerle aydınlanır, sabah namazında camiler dolup taşardı. Namaz çıkışı bayramlaşmalar başlar; büyüklerin elleri hürmetle öpülür, çocuklara mendiller ve akçeler verilirdi. Bayram en çok çocuklar için gelirdi; meydanlar salıncaklarla, meddahlarla, neşeyle şenlenirdi.Fakat bütün bu neşe, ibadetin içinden doğan bir sevinçti. Zira “Ramazan’ı ibadetlerle geçiren kulun mükâfatı, mübarek günlerden oluşan Ramazan Bayramı’dır.” Bayram, bir ayın sabrına ve kulluğuna verilen ilahî bir ikramdı. Bu sebeple fakir yakınlar gözetilir, yetimler sevindirilir, kabirler ziyaret edilirdi. Ramazan’dan ayrılmanın ince hüznü, bayramın ferahlığına karışır; sevinç ile hüzün aynı kalpte yan yana dururdu.Hüznün sevinçle buluştuğu bu mübarek günlerin gönüllerimize dirilik getirmesini diliyor; Ramazan ve Kadir Gecesinin bereketinden azami istifademizi dua ve temenni ediyor, îdiniz saîd, ömrünüz medid olsun diyoruz…
Îydiniz Said, Ömrünüz Mezid Olsun
Bayram* (Mehmet Akif)(1) Pür handedir âfâk, cihan başka cihandır; Bayram ne kadar hoş, ne şetâretli zamandır! Bayramda güler çehre-i ma’sûm-i sabâvet, Ümmîd çocuk sûret-i sâfında iyandır. Her cebhede bir nûr-i mücerred lemeânda; Her dîdede bir rûh demâdem cevelândır. Alâm-ı hayâtın iki kat büktüğü ecsâd Feyzindeki te’sir ile âsûde revandır. Ferdâ-yı sükûn-perveridir sâl-i cidâlin, Nevmîd düşen kalbe ümîd-âver-i candır. Heycâ-yı maîşetteki feryâd-ı mehîbin Dünyâda biraz dindiği an varsa bu andır. Subhunda bahârın şu sabâhat bulunur mu? Bak çehre-i gabrâya: Nasıl şen, ne civandır! Her sînede bir kalb-i meserret darabanda Her kalbde bir âlem-i eşvâk nihandır. Raksân oluyor cünbüş-i dûşiyle anasır, Gûyâ ki bütün sadr-ı zemîn pür-galeyandır. Eşbâhı da cûşan ediyor feyz-i mübîni, Yâ Rab bu nasıl rûh-i avâlim-sereyandır! Bayramda gelir yâda ne hoş hâtıralar ki: Bin ömre verilmez, o kadar kadri girandır. Iydin bana dâim görünür levh-i kerîmi: Mâzi-i tufûliyyetimin yâd-ı besîmi.* * *Birinci gün hava bir parça nâ-müsâiddi; İkinci gün açılıp, sonra pek güzel gitti. Dedim ki: “Fatih’e çıksam yavaşça, bir yanda Durup o âlemi seyreylesem de meydanda, Ziyâret etsem ehibbâyı sonradan... Hoş olur. Bütün gün evde oturmak ne olsa pek boş olur.” Bu arzû-yı tenezzüh gelince, artık ben Durur muyum? Ne gezer! Fırladım hemen evden.(2) Gelin de bayramı Fatih’te seyredin, zîrâ Hayâle, hâtıra sığmaz o herc ü merc-i safâ, Kucakta gezdirilen bir karış çocuklardan Tutun da, tâ dedemiz demlerinden arta kalan, Birer asır yaşamış kadd-i hamîdegâna kadarBüyük küçük bütün efrâd-ı belde, boy boy, var! Adım başında kurulmuş beşik salıncaklar, İçinde darbuka, deflerle zilli şakşaklar. Biraz gidin: Kocaman bir çadır... Önünde bütün, Çoluk çocuk birer onluk verip de girmek için Nöbetle bekleşiyorlar. Aceb içinde ne var? “Caponya’dan gelen, insan suratlı bir canavar!” Geçin: Sırayla çadırlar. Önünde her birinin Diyor: “Kuzum, girecek varsa, durmasın girsin.” Bağırmadan sesi bitmiş ayaklı bir i‘lân. “Alın gözüm, buna derler...” sadâsı her yandan. Alettirikçilerin keyfi pek yolunda hele: Gelen yapışmada bir mutlaka o saplı tele. Terâzilerden adam eksik olmuyor; birisi İnince binmede artık onun da hemşerisi: “Hak okka çünkü bu kantar... Firenk icâdı gram Değil! Diremleri dört yüz, hesapta şaşmaz adam.” – Muhallebim ne de kaymak! – Şifâlıdır ma‘cûn! – Simid mi istedin ağa? – Yokmuş onluğum, dursun. O başta kuskunu kopmuş eyerli düldüller, Bu başta paldımı düşmüş semerli bülbüller! Baloncular, hacıyatmazcılar, fırıldaklar, Horoz şekerleri, civ civ öten oyuncaklar; Sağında atlıkarınca, solunda tahtırevan; Önünde bir sürü çekçek, tepende çifte kolan. Öbek öbek yere çökmüş kömür çeken develer... Ferâğ-ı bâl ile birden geviş getirmedeler. Koşan, gezen, oturan, türkü söyleyen, çağıran, Davullu zurnalı “dans!” eyleyen, coşup bağıran Bu kâinât-ı sürûrun içinde gezdikçe, Çocukların tarafındaydı en çok eğlence. Güzelce süslenerek dest-i nâz-ı mâderle; Birer çiçek gibi nevvâr olan bebeklerle Gelirdi safha-i mevvâc-ı ıyde başka hayât... Bütün sürûr ve şetâretti gördüğüm harekât! (3) Onar parayla biraz sallanırdılar... Derken, Dururdu “Yandı!” sadâsıyla türküler birden. – Ayol, demin daha yanmıştı A! Herif sen de... – Peki kızım, azıcık fazla sallarım ben de.“Deniz dalgasız olmaz, Gönül sevdâsız olmaz, Yâri güzel olanın Başı belâsız olmaz! Haydindi mini mini mâşaallah Kavuşuruz inşallah...”Fakat bu levha-i handâna karşı, pek yaşlı Bir ihtiyar kadının koltuğunda, gür kaşlı, Uzunca saçlı güzel bir kız ağlayıp duruyor. Gelen geçen, “Bu niçin ağlıyor?” deyip soruyor. – Yetim ayol... Bana evlâd belâsıdır bu acı. Çocuk değil mi? “Salıncak!” diyor... – Salıncakçı! Kuzum biraz da bu binsin... Ne var sevâbına say. Yetim sevindirenin ömrü çok olur... – Hay hay! Hemen o kız da salıncakçının mürüvvetine, Katıldı ağlamayan kızların şetâretine.KELİMELER:pür-hande: kahkaha ile gülen, neşeyle doluâfâk: ufuklar, bütün çevreşetâret: taşkın neşe, coşkun sevinççehre-i ma‘sûm-i sabâvet: çocukluğun masum yüzüsûret-i sâf: arı, lekesiz görünüşnûr-i mücerred: maddeden bağımsız saf nurlemeân: parıltı, ışıldamarûh cevelânı: ruhun dolaşıp hareket etmesialâm-ı hayât: hayatın elem ve sıkıntılarıecsâd: bedenlerfeyz: manevi bereket, ilahî taşmaâsûde revan: huzur içinde akıp gidenferdâ-yı sükûn-perver: huzur veren yarınsâl-i cidâl: mücadele ve çekişme yılınevmîd: umutsuzümîd-âver-i can: cana umut verenheycâ-yı maîşet: geçim kavgasının kargaşasıferyâd-ı mehîb: ürkütücü haykırışçehre-i gabrâ: toprak yüzü, yeryüzüsabâhat: parlak güzellikkalb-i meserret: sevinç dolu kalpâlem-i eşvâk: şevk ve arzular dünyasıraksân: raks eder gibi hareketlicünbüş-i dûş: omuz silkerek, dalgalanarak hareketanasır: varlığın temel unsurlarısadr-ı zemîn: yeryüzünün bağrıpür-galeyan: coşkunlukla dolueşbâh: gölgeler, hayallerfeyz-i mübîn: apaçık ilahî bereketrûh-i avâlim-sereyân: âlemler arasında dolaşan ruhlevh-i kerîm: kıymetli hatıra sayfasımâzi-i tufûliyyet: çocukluk geçmişiyâd-ı besîm: tebessüm ettiren hatıranâ-müsâid: elverişsiz, uygun olmayanarzû-yı tenezzüh: gezinti isteğiehibbâ: dostlar, sevilen kimselerherc ü merc-i safâ: neşeli kalabalık ve karmaşakadd-i hamîdegân: beli bükülmüş ihtiyarlarefrâd-ı belde: şehir halkıayaklı i‘lân: canlı reklam yapan kimseâlettirikçi: eğlence aleti işleten kimseokka: eski bir ağırlık ölçüsüdirem: dirhem, eski ağırlık birimima‘cûn: hamur kıvamında şifalı karışımkuskunu kopmuş: eyerin arka kayışı kopmuşdüldül: iri ve güçlü binek hayvanı (mecazen at)paldım: eyerin altına konan örtühacıyatmaz: devrilince tekrar doğrulan oyuncaktahtırevan: insan gücüyle taşınan süslü binekçifte kolan: yük hayvanlarında kullanılan çift kayışferâğ-ı bâl: gönül rahatlığı, tasasızlıkkâinât-ı sürûr: sevinçle dolu âlemdest-i nâz-ı mâder: annenin nazlı elinevvâr: çiçek gibi parlak, tazesafha-i mevvâc-ı ıyd: dalgalanan bayram sahnesilevha-i handân: gülen tablo, neşeli manzaramürüvvet: iyilikseverlik, cömertlikSırat-ı Müstakim, Aded 10, s. 149
Şöhret, İnsanın Malı Olmayanı da İnsana Mâl Eder*(1) Şöhret, insanın malı olmayanı da insana mâl eder. Şöyle ki; beşerin seciyelerindendir. Garib veya kıymetdar bir şeyi asilzâde göstermek için, o kıymetdar şeylerin cinsiyle müştehir olan zâta nisbet ve isnâd etmektir. Yani sözleri revâc bulmak veya tekzîb olunmamak veyahud başka ağrâz için, zâlimâne ve istibdâdkârâne, bir milletin efkârını veya mehâsin-i etvârını bir şahısta görüp ondan bilirler. Halbuki o adamın (2) şânındandır. O hediye-i müstebidâneyi reddede; zîrâ güzel bir sıfat veya ulvî bir san‘atla meşhur olan bir adam, hüsn-i sûrînin mâverâsını görmek şânından olan nazar-ı san‘at-perverânesine haksız olarak ona isnâd olunan emir arz edilip gösterilir ise; “Senin dest-i hattındır” denilir ise; o emir san‘atın tenâsüb ve muvâzenesinden nâşî olan güzelliğini ihlâl ettiği için, reddedip i‘râz ve teberrî edecektir. “Hâşâ ve kellâ!” diyecektir.Bu seciyeye binâ ile meşhur kâideye ki (bir şey sâbit olsa, levâzımıyla sâbit olur) istinaden, insanlar o şahs-ı meşhûrda tahayyülâtlarına bir nizâm verdirmek için muzdardırlar ki, çok kuvvet ve azamet ve zekâ gibi levâzım-ı hârikulâdeyi isnâd etsinler, tâ o şahsın cümle mensûbâtına merciiyyeti mümkün olabilsin. O halde, o adam bir u‘cûbe olarak zihinlerinde tecessüm eder. Eğer istersen hayâlât-ı Acemâne içinde perverde olan Rüstem-i Zâl’in timsâl-i ma‘nevîsine bak, gör, ne u‘cûbedir! Zîrâ şecâatle müştehir olduğundan ve hiç İranîler tazyîkātından kurtulamayan istibdâd sırrıyla ve şöhret kuvvetiyle İranîlerin mefâhirini(3) gasb u gāret ederek büyüttü. Hayallerde büyüyüp şişti. Yalan, yalana mukaddeme olduğu için, şu hârikulâde şecâat, hârikulâde bir ömür ve dehşetli bir kāmet ve onların levâzım ve tevâbi‘leri olan çok emirleri toplayıp, içinde o hayâl-i hâil na‘ra vurarak “Ben ferdün münhasırun fi’ş-şahsım” der. Gulyabânî gibi hurâfâtı arkasına takarak, dillerin destanlarında dönüyor. Emsâline dahi meydan açar.Ey hakîkati çıplak görmek isteyen zât! Bu mukaddemeye dikkat et; zîrâ hurâfâtın kapısı bu yerden açılır. Ve bâb-ı tahkîk dahi bunun ile seddolur. Hem de kıssadan hisse ve meylü’t-terakkiyle mütekaddimînin esasları üzerine binâ ve seleflerin mevrûsâtında tasarruf ve ziyâdeye cesâret bu şûristânda mahvolur. Eğer istersen meşhur Molla Nasreddîn Efendi’ye de: “Bu garib sözler umûmen senin midir?” Elbette sana diyecektir: “Şu sözler cildleri dolduruyor. Epeyce ömür ister. Zîrâ bütün sözlerim nevâdirden değildir. Ben hocayım. Onların zekâtını da bana verseler râzıyım ve kâfîdir. Fazlasını istemem. Zîrâ zarâfetimi tabîîlikten çıkarıp tasannu‘a kalb eder.”Yahu, bu kökten, hurâfât ve mevzûât biter ve tenebbüt eder ve doğru şeyin kuvvetini bitirir.(4) Hâtime: İhsân-ı İlâhîden fazla ihsân, ihsân değildir. Bir dâne-i hakîkat bir harman hayâlâta müreccahtır. İhsân-ı İlâhî ile tavsîfte kanâat etmek farzdır. Cem’iyete dâhil olan, cem‘iyetin nizâmını ihlâl etmemek gerektir. Bir şeyin şerefi neslinde değildir, zâtındadır. Bir şeyin aslını gösteren semeresidir. Birinin malına başka mal, velev kıymetli de olsa karışırsa, malını kıymetsiz ettiği gibi, haczetmesine dahi sebeb olur.Şimdi bu noktalara istinâden derim ki: Terğîb veya terhîb için avâm-perestâne tervîc ve teşvîk ile bazı ehadîs-i mevzûayı İbn-i Abbâs gibi zâtlara isnâd etmek büyük bir cehâlettir. Evet, hak müstağnîdir. Hakîkat ise, zengindir. Tenvîr-i kulûba ziyâları kâfîdir. Müfessir-i Kur’ân olan ehâdîs-i sahîha bize kifâyet eder. Ve mantığın mîzânıyla tartılmış olan tevârîh-i sahîhaya kanâat ederiz.KELİMELE:mâl etmek: Bir şeyi birine ait göstermek / seciye: Karakter, yaratılıştan gelen huy / garib: Nadir, alışılmadık / müştehir: Şöhret bulmuş, ünlenmiş / nisbet: Bağlama, ilişkilendirme / isnâd etmek: Dayandırmak, atfetmek / revâc bulmak: Yaygınlık kazanmak, kabul görmek / tekzîb olunmak: Yalanlanmak / ağrâz: Gizli maksatlar, çıkarlar / istibdâdkârâne: Baskıcı bir tarzda / efkâr: Fikirler, düşünceler / mehâsin-i etvâr: Güzel huylar ve davranışlar / hediye-i müstebidâne: Zorla kabul ettirilmiş hediye / hüsn-i sûrî: Görünüş güzelliği / mâverâ: Öte, ötesi / nazar-ı san‘at-perverâne: Sanatı takdir eden bakış / dest-i hat: El yazısı / tenâsüb: Uyum, orantı / muvâzene: Denge / i‘râz: Yüz çevirme, ilgilenmeme / teberrî etmek: Üzerine almamak, uzak durmak / levâzım: Gerekli unsurlar, zorunlu nitelikler / şahs-ı meşhûr: Ünlü kişi / tahayyülât: Hayaller, tasavvurlar / merciiyyet: Başvuru mercii olma, dayanak kabul edilme / u‘cûbe: Hayret verici tuhaf şey / timsâl-i ma‘nevî: Manevî temsil, sembol / tazyîkāt: Baskılar / mefâhir: Övünülecek değerler / gasb u gāret etmek: Zorla almak ve yağmalamak / kāmet: Boy, fiziksel yapı / tevâbi‘: Tabi olan unsurlar, eklentiler / hayâl-i hâil: Dehşetli, ürkütücü hayal / ferdün münhasırun fi’ş-şahs: Benzeri olmayan tek kişi / gulyabânî: Korkutucu hayal varlığı, hortlak / emsâl: Benzerler / mukaddeme: Ön bilgi, başlangıç fikri / bâb-ı tahkîk: Gerçeği araştırma yolu / seddolmak: Kapanmak, engellenmek / meylü’t-terakki: İlerleme arzusu / mütekaddimîn: Öncekiler, geçmiş âlimler / mevrûsât: Miras kalan şeyler / şûristân: Karışıklık ve gürültü ortamı / nevâdir: Nadir ve ince nükteler / mevzûât: Uydurma sözler / tenebbüt etmek: Bitmek, türemek / hâtime: Sonuç, kapanış / bir dâne-i hakîkat: Tek bir gerçek tanesi / müreccah: Tercihe daha layık, üstün / tavsîf: Niteleme, anlatma / ihlâl etmek: Bozmak, zarar vermek / semere: Meyve, netice / terğîb: Özendirerek teşvik etme / terhîb: Korkutarak sakındırma / avâm-perestâne: Halkın hoşuna gidecek şekilde / tervîc: Yayma, rağbet ettirme / ehadîs-i mevzûa: Uydurma hadisler / hak müstağnîdir: Hakikat kimseye muhtaç değildir / tenvîr-i kulûb: Kalpleri aydınlatma / müfessir-i Kur’ân: Kur’an’ı açıklayan / ehâdîs-i sahîha: Güvenilir hadisler / tevârîh-i sahîha: Doğru ve güvenilir tarihler / mantığın mîzânı: Mantığın ölçüsü*Muhakemat, Dördüncü Mukaddeme, s. 29
Müslümanların Şanlı Bayram Günleri*(1) Geryan’dan “köylü” refikamıza yazılan bir mektupta son Humus muzafferiyeti hakkında şayan-ı iftihar bazı tafsilat verildikten sonra beyanat-ı âtiye ile mektuba nihayet veriliyor:Doğru bir hesaba göre, şu on gün zarfında düşmanın yalnız buralarda yirmi bin kadar telefatı vardır.Bu gidişe göre düşmanın artık burada bulunması mümkün değildir. Gereyan’da, Cebel’de, Zaviye, Humus’ta elhasıl her yerde kemali muvaffakiyetle cephanemiz yapılıyor. Askerimiz hatta kapsül dahi yapmaya muvaffak oldu. Dahilde barut pek çoktur ve pek güzel barut imal ediliyor. Şimdi de top mermisi yapılmaya teşebbüs olunuyor. İtalyanların vesait-i harbiyesi ne kadar mükemmel olursa olsun bu arslan millet ile başa çıkamazlar. İşte böyle böyle bir gün kemal-i rezaletle bu sefiller vatanımızdan çıkacaktır.(2) Düşman Osmanlıların hakikaten pek müdafi ve cesur olduklarını kendi ajans-ı istifanisi ile tasdik ediyor. Zanzur’un mamuresindeki yüz yirmi kişilik bir kuvvetimizin sekiz saat fasılasız ve korkusuz sebat ve müdafaası ve düşmanın beş tabur askeri birden her-çi bad-abad diyerek “hura hura” sadalarıyla bu yüz yirmi kişilik kuvvetimize hücumları ve büyük bir zayiatla dönerek yine (hura) deyip de cephanemizin yoksuzluğu yüzünden tepeyi bin müşkilat ile zapt etmeleri onların hayretlerini mucip olmuş imiş.Zavallılar bilmiyorlar ki bir neferimiz bine karşıdır. Ve onların karagöz perdelerinden çıkmalarına intizar ediyor… Artık düşmanın mahvolacak günleridir. Düşman istediği kadar Adalarda dursun. İnşallah bir gün olur oraları da ona mezaristan olur. Zaten daha Adaların intikamı zamanı gelmedi. Doğrusu şu mücahidînin ibraz ettikleri şecaat ve fedakârlık tarihte yaldız ile değil, elmas ile yazılmalıdır. Bu muazzam millete korku yoktur. Din ve vatanından başka bir şey düşünmüyor. Ailesini millet temin etmiş, hele gelen ianelerin tevziinde milletin millete, devlete dualarını görmeli. “Allâhu yensuru Sultan” dedikçe ağlıyorlar. Kadınlar bile galeyana gelerek düşman üzerine gidiyorlar. Kendi evlatlarını teşci ediyorlar. Bu zaferli günler Osmanlıların, Müslümanların büyük bayramıdır. “Biz şan ve şeref isteriz, ecdadımızın kemiklerini düşmanın kirli çizmeleri altında ezdirmeyiz” diyorlar.*Sebilürreşad, aded 20, s. 390
Ramazan*Üç yüz milyon sahifelik, birMecmua demekse Müslümanlar;Şiraze-i içtimaı dindir.Yok rabıta başka, varsa din var.“Bayram!” diye ey kucaklaşan halk,İnsanları hangi kayd bağlar?Sen din ile payidar olursun;Din gitti mi tarumar olursun*Mehmed Akif
Tarîk-i Aczنَم۪ي خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ بر معبودكه، زوالده دفن اولویور، اونی چاغیرمام. اوڭا التجا ایتمم. چونكه نهایتسز محتاجم و عاجزم. عاجز اولان، بنم پك بویوك دردلریمه دوا بولاماز؛ أبدی یارەلریمه مرهم سورەمز. زوالدن كندینی قورتارامایان، ناصل معبود اولور؟نَم۪ي خَوانَمْ زَوَالْدَه دَفْنْ شُدَنْ مَعْبُودْ Bir ma‘bûd ki, zevâlde defnoluyor, onu çağırmam. Ona ilticâ etmem. Çünkü nihâyetsiz muhtacım ve âcizim. Âciz olan, benim pek büyük derdlerime devâ bulamaz; ebedî yaralarıma merhem süremez. Zevâlden kendini kurtaramayan, nasıl ma‘bûd olur?(Osmanlıca Sözler, s. 73)1. Beyitیونس سن سنلكك كیدر هر نه ایدرسه دوست ایدر عجزیكی بیل ابسم اول وار عشق رنكینه بویانYûnus sen senligin gider her ne iderse dost ider‘Aczini bil ebsem ol var ‘ışk rengine boyanYûnus Emre (7)*Aşktan şefkate yolun bulursun / Kudret-i Mutlak’ta had tutarsın/Şol cânı yalnız Hakk’a satarsın/Hüve hüvesine Yunus Emre’m*Epsem: (çağt.) Dilsiz, sessiz, sâkit 2. Beyitارمغآن اولسون قصور و عجزیله دركآهنهتا نظیمه هر سنه بر نعت اوله سآلیآنه سیArmagan olsun kusûr vü ‘acz ile dergâhınaTâ Nazîm’e her sene bir na’t ola sâlyânesiNazîm (5)*Naat ile sadrdan gül yayılır/Rayihası âhire dağılır/Mu’cizinden masdâr hisse alır/تَهَادَوْا oldu gönül incisi *Sâlyâne: (fa.) Sene be sene verilen miri vergi teklifi, (-li) müstesna 3. Beyitعجز النی خاك ره یعنی نجاتی چاكركشفقتك زیلنه اوروب ایشی ممادر ینه‘Acz elini hâk-i reh ya’ni Necâtî çâkerinŞefkatün zeyline urub işi mimmâdur yineNecati (6)*Kul Necati yolunun toprağı/Sermayesi sana münacatı/Rahmetten tecellidir şefkati/Ona çıkar bu iki tariki*Hâk-i reh: (fa.) Yolunun toprağıÇâker: (fa.) Kul, köle, bende 4. Beyitعجز نیاز اولور ینه اولورسه چاره سازیوخسه غرور واسطۀ مغفرتمی اولور‘Acz u niyâz olur yine olursa çâresâzYohsa gurûr vâsıta-i mağfiret mi olurNabi (4)*Acz yolundan kudrete şive var/Ene-nâm bir miftâh-ı Hüve var/Kadîr-i Rahîm’e bağla nişân/Hem hem-râhı ikinci nüve var *Çâre-sâz: (fa.) Çâre bulan 5. Beyitهجر و فرقت ده اولورسه طكّمی عاشق غمزدهرهكٖذار یار ایده بیك دردیله صبح مساHecr ü firkatde olursa tan mı ‘âşık gam-zedeRehgüzâr-ı yâr ide bin derdile subh u mesâÂcizi (2)*Mi’râc’da vuslatı duymak ne hoş/Tahsisten onu bulmak ne hoş/Güneş ayı ele almak ne hoş/Rabt olduk kudrete hamdenlillah*Güzâr: (fa.) Geçiş 6. Beyitحیات بر بوش رؤيايمش كچن عبادتلر عذرلی اسكی كناهلر دیب دیری سچكین بر كیمسه دگلم اسممڭ باش حرفلرنده كيملگم باغيشلانمەمی دیلرم Hayat bir boş rüyaymışGeçen ibadetler özürlüEski günahlar dipdiriSeçkin bir kimse değilimİsmimin baş harflerinde kimliğimBağışlanmamı dilerimA. Cahid Zarifoğlu (8)*A’dan Z’ye müşkil var/Sadr’da satırda kor var/Allah bes baki heves/Müjde hatt-ı Kur’ân var7. Beyitقادر اللّه كوچ یتیرر کل شیئه هر زمانعاجز ایسه ك آندن ایسته یالواروبن سن مدامKâdir Allâh güç yetirir külli şey’e her zemân‘Âciz isen andan iste yalvaruben sen müdâmMuradi (3)*Bal şerbeti tulumbacık/Salkım salkım ince dalcık/Kalem elde kelam dilde/Sana geldim yalıncacık Kaynakça1. BEDİÜZZAMÂN, Saîd Nursî, (2009), Osmanlıca Sözler, İstanbul: Altınbaşak Neşriyât2. Divan-ı Âcizi, Milli Kütüphane, Yazmalar, FB232 (s. 5)3. Divan-ı Muradî, Yayımlanmamış Osmanlıca Şiir Defteri4. Divan-ı Nabi, Süleymaniye Yazma Eser Kütüphanesi, Lala İsmail, No: 00488 (v. 114B)5. Divan-ı Nazım, Kayseri Kütüphanesi, Raşid Efendi, No: 1309 (v. 50A)6. Divan-ı Necati, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Uşşaki Tekkesi, No: 00168/001 (v. 40B)7. Divan-ı Yunus Emre, Süleymaniye Yazma Eserler Kütüphanesi, Uşşaki Tekkesi, No: 00058/001 (v. 104B)8. Şiirin Zarif Prensi Zahit Zarifoğlu -Seçki-, (2016), (BOZ, Duran, AYDOĞAN, Erdoğan, TÜRK, Ahmet, Haz.) İstanbul: Kahramanmaraş Büyükşehir Belediyesi Kültür Yayını (s. 78)9. https://imla.kabikavseyn.com/ 10. https://kulliyat.risale.online/11. https://osmanlica.online/ceviri/12. https://portal.yek.gov.tr/
Kelimelerin Kökenlerine Yolculukتركجه ده “باشارمق”، “موفّق اولمق” آڭلامی كنیش بر شكلده قوللانيلير. بو طورومی كوسترن تركجه مزده باشارمق ایله علاقه لی پك چوق دییم و افاده واردر. بونلرڭ كیمیسی عربجه كلمه لر، كیمیسی فارسجه كلمه لر، كیمیسی ده باتی دیللرندن كلمه لر قوللانیلارق یاپیلیر. بو صاييمزده “باشارمق” ایله علاقه لی توركجه و عربجه دییم و افاده لره بر یولجیلق یاپاجغز... زیرا انسان ایچون “باشارمق، باشارابيلمك، باشاریلی ایشلر ياپابيلمك” چوق أوكملیدر. چونكه اللّٰهڭ یاردیمیله الده ایدیلن بر باشاری انسانه “أوز كوگن قزاندیرر”. انسان “ياپابيلييورم” دویغوسنی طادنجه “بر صوڭره كی آدیمی داها جسور آتار.” باشاری انسانه “كیملك انشا ایدر”. كیشی نه یه امك ویردیگنی كوردكجه “بن بويم” كندینی اونڭله طانيملامه يه باشلار. باشاری انسانڭ، “زورلقلره قارشی طايانيقليلغنى” آرتدیرر. یینه باشاري يه كیدن یولده دوشه قالقه ایلرله مك، “ییلمامه یی”، “واز كچمم ايي” اوگرتیر. أوزللكله ده باشارمق انسانه “حیاتڭ آڭلامنی فرق ایتدیرر”. امك - صوڭوچ باغنی قورابيلن انسان، “حیاتنڭ بوشه آقمديغني فرق ایدر”. شیمدی دیلمزده قوللانديغمز، فرقلی باشاری تورلريني ده افاده ایدن دييملري اينجه له يه لم.Türkçede “Başarmak”, “Muvaffak Olmak” anlamı geniş bir şekilde kullanılır. Bu durumu gösteren Türkçemizde başarmak ile alakalı pek çok deyim ve ifade vardır. Bunların kimisi Arapça kelimeler, kimisi Farsça kelimeler, kimisi de batı dillerinden kelimeler kullanılarak yapılır. Bu sayımızda “Başarmak” ile alakalı Türkçe ve Arapça deyim ve ifadelere bir yolculuk yapacağız… Zira insan için “Başarmak, Başarabilmek, Başarılı İşler Yapabilmek” çok önemlidir. Çünkü Allah’ın yardımıyla elde edilen bir başarı insana “özgüven kazandırır”. İnsan “yapabiliyorum” duygusunu tadınca “bir sonraki adımı daha cesur atar.” Başarı insana “kimlik inşa eder”. Kişi neye emek verdiğini gördükçe “ben buyum” kendini onunla tanımlamaya başlar. Başarı insanın, “zorluklara karşı dayanıklılığını” arttırır. Yine başarıya giden yolda düşe kalka ilerlemek, “yılmamayı”, “vazgeçmemeyi” öğretir. Özellikle de başarmak insana “hayatın anlamını fark ettirir”. Emek–sonuç bağını kurabilen insan, “hayatının boşa akmadığını fark eder”. Şimdi dilimizde kullandığımız, farklı başarı türlerini de ifade eden deyimleri inceleyelim.Muvaffak Olmak: Arapça kökenlidir. Allah’ın tevfikiyle (yardımıyla) başarmayı ifade etmek için kullanılır. Kur’an’da Hz. Şuayb Peygamberin bir duasında bu durum anlatılır. Şuayb (as) Rabbine yönelerek “Muvaffakiyetim (başarım) ancak Allah(‘ın yardımı) iledir. Ben yalnız O’na tevekkül ettim ve ancak O’na yönelirim.” diyerek başarmanın ancak Allah’ın yardımıyla olabileceği dersini verir.Zaferle Çıkmak: Arapça kökenlidir. Mücadeleden galip gelmek manasındadır. Kur’an’da Fetih suresinde Sevgili Peygamberimizin (asm) Mekke müşriklerine karşı kazandığı zaferden bahsedilir.Başa Çık(ar)mak: Türkçe kökenlidir. Zorluklara rağmen biri işi başarıyla sonuçlandırmak manasındadır.Kuvveden Fiile Çıkarmak: Arapça kökenlidir. Plan aşamasındaki bir şeyi gerçekleştirerek başarmak anlamında kullanılır.Yüzünün Akıyla Çıkmak: Türkçe kökenlidir. Bir işi şerefli bir şekilde başarıyla tamamlamak için kullanılır.Altından Kalkmak: Türkçe kökenlidir. Zor bir işin üstesinden gelerek başarmak anlamındadır.Muzaffer Çıkmak: Arapça kökenlidir. Bir işten zaferle çıkmak anlamındadır. Zirveye Çıkmak: Arapça kökenlidir. En üst başarı seviyesine ulaşmak için kullanılır.Hedefe Ulaşmak: Arapça kökenlidir. İstediği gayeye ulaşarak başarmak manasındadır.Üstesinden Gelmek: Türkçe kökenlidir. Zor bir işin altında ezilmeden başarmak için tercih edilir.Netice Almak: Arapça kökenlidir. İşin sonucunu alarak başarmak manasındadır.Meyvesini Toplamak: Arapça kökenlidir. Verilen emeğin karşılığını görerek başarmak demektir.Almak Yürümek: Türkçe kökenlidir. Kısa zamanda başarılı olmak manasındadır.Hakkından Gelmek: Arapça kökenlidir. Zor bir işi başarıp engelleri aşarak başarmak demektir.Arkasını Getirmek: Türkçe kökenlidir. Bir işi sonuna kadar takip ederek başarmak için kullanılır.Dikiş Tutturmak: Türkçe kökenlidir. Bir işi istikrarla sürdürerek başarmak manasındadır.İşin İçinden Çıkmak: Türkçe kökenlidir. İşin içinde boğulmadan başarmak anlamında kullanılır.
İngilizler’in Mısır’da Postahane Talebiاسكی دونملردن بريدر، سويشه بر قنال آچمه فكری هپ واردی. بو قنال آچیلیرسه، آق دڭزده كي كميلر امید بورنني طولاشمادن طوغریدن قيزيل دكزه و اورادن ده هند اوقيانوسنه كچه بيله جكلردي. اسكیدن كميلر سويشه ماللريني اينديريرلردي. بو ماللر، بورادن قره یولیله آق دڭزده كي مختلف ليمانلره آقتاريلييوردي. دمیاط، رشید و اسكندریه كبی ليمانلره كتیریلن ماللر تكراردن كمیلره یوكلنوب كیده جكلری أولكه يه كوندريليرلردي. سویش قنالنڭ ١٨٦٩‘ده انشاآتنڭ تماملانمه سيله برلكده كميلر، بو قنالدن كچه رك هند اوقيانوسنه كچمگه باشلادیلر. قنالڭ آچیلمه سی انكليزلرڭ كونَی طوغو آسيه ده كي سومورگه لريله ارتباطنی قولايلاشديردي. كميلرڭ طوغریدن كچيشي، ليمانلرڭ و قره يولي طاشيمه جيلغنڭ اسكی أونمنى ييتيرمه سنه سبب اولدی. عثمانلی اقونوميسي، بو طورومدن اتكيلندي. بو سببله اصلنده عثمانلی بوروقراسيسي، سویش قنالنڭ آچیلمه سنه يوز ييللرجه صوغوق باقمشدي. انكليزلر، هندستان ایله یاپاجقلری تجارت و پوسته كوندريمي ایشلری ایچون دواملی صورتده عثمانلی دولتندن اذن آلمق زورونده يديلر. سلطان عبد المجید دونمنه عائد ١٢ اكیم ١٨٤٤ تاریخلی بلگه ده، انكلیزلرڭ هند قومپانيه سي آدلی شركتنڭ تمثيلجيسنڭ مصر والیسی ایله كوروشديگندن بحث ایدیلیر. هند قومپانيه سي، مصره كندي پوسته ایشلرینی یاپاجق پوسته خانه لر یاپدیرمق ایسته یوردی. بو طوروم، سلطان عبد المجيده عرض ایدیلدی. پادشاه، بویله بر شیئه مساعده ایدیله میه جگی تعليماتنى ویردی. اسكیدن بری هر دولتڭ پوسته سي ناصل كچییورسه، اويغولامه عین شكلده دوام ایده جكدی. انكليزلر ده دیگر دولتلرڭ تابع اولدقلری حكملره تابع اولاجقلردی.Eski dönemlerden beridir, Süveyş’e bir kanal açma fikri hep vardı. Bu kanal açılırsa, Akdeniz’deki gemiler Ümit Burnu’nu dolaşmadan doğrudan Kızıldeniz’e ve oradan da Hint Okyanusu’na geçebileceklerdi. Eskiden gemiler Süveyş’e mallarını indirirlerdi. Bu mallar, buradan kara yoluyla Akdeniz’deki muhtelif limanlara aktarılıyordu. Dimyat, Reşîd ve İskenderiye gibi limanlara getirilen mallar tekrardan gemilere yüklenip gidecekleri ülkeye gönderilirlerdi. Süveyş Kanalı’nın 1869’da inşaatının tamamlanmasıyla birlikte gemiler, bu kanaldan geçerek Hint Okyanusu’na geçmeye başladılar. Kanalın açılması İngilizlerin Güneydoğu Asya’daki sömürgeleriyle irtibatını kolaylaştırdı. Gemilerin doğrudan geçişi, limanların ve karayolu taşımacılığının eski önemini yitirmesine sebep oldu. Osmanlı ekonomisi, bu durumdan etkilendi. Bu sebeple aslında Osmanlı bürokrasisi, Süveyş Kanalı’nın açılmasına yüzyıllarca soğuk bakmıştı. İngilizler, Hindistan ile yapacakları ticaret ve posta gönderimi işleri için devamlı surette Osmanlı Devleti’nden izin almak zorundaydılar. Sultan Abdülmecid dönemine ait 12 Ekim 1844 tarihli belgede (BOA, İ.MTZ(05), 11/294-2), İngilizlerin Hint Kumpanyası adlı şirketinin temsilcisinin Mısır Valisi ile görüştüğünden bahsedilir. Hint Kumpanyası, Mısır’a kendi posta işlerini yapacak postahaneler yaptırmak istiyordu. Bu durum, Sultan Abdülmecid’e arz edildi. Padişah, böyle bir şeye müsaade edilemeyeceği talimatını verdi. Eskiden beri her devletin postası nasıl geçiyorsa, uygulama aynı şekilde devam edecekti. İngilizler de diğer devletlerin tabi oldukları hükümlere tabi olacaklardı. Transkripsiyonu: Tarih: 12 Ekim 1844 (H. 29 Ramazan 1260) (1)Hû(2)Muhât-ı ilm-i âlîleri buyuruldukda ol-bâbda emr u fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir (3)Veliyyü’l-himemâ kerîmü’ş-şiyemâ devletlû inâyetlû âtıfetlû übhetlû efendim hazretleri (4)Ma’lûm-ı âlîleri buyurulduğu üzere Süveyş tarîkiyle Hind’e âmed şüd edecek İngiltere devleti tüccâr ve teb’asıyla tertîbi tasavvur olunan İngiliz postası hakkında (5)devletlû Mısır valisi hazretleriyle Hind memûru beyninde bazı müzâkere vukû bulmuş ve o makûle yolcu ve tüccâr ve postanın muhâfazasına ve devlet-i müşârun-ileyhâ tarafından (6)vakten mine’l-evkât tarîk-i mezkûrun cânib-i berrî ve bahrîsinde hiçbir şey yaptırılmayıp kendi taraflarından olarak postahaneler inşâsı misillü iktizâ-yı hâlin (7)icrâsına muvâfakat gösterilmiş idüğü bi’l-istihbâr keyfiyet vali-i müşârun-ileyh hazretlerine ifâde ve tezkâr birle ona dâir cereyân eden musâhabâtın beyânını şâmil (8)deâvî nâzırı saâdetlû beyefendinin bu tarafa kable’l-vürûd tevârüd eden bir kıt’a şukkası geçen gece akd kılınan meclis-i hâs-ı meşverette kırâet ve mîr-i mûmâ-ileyhin (9)şifâhen vâki olan ifâdâtı dahî meâl-i şukka-i mezkûre dâiresinde bulunduğu ve İskenderiye’de Fransa konsolosu itirâz eylediği gibi burada dahî (10)Fransa sefâreti bazı mertebe itirâz ile eğer Hind kumpanyası tarafından taleb olunan tarîk vâlî-i müşârun-ileyhin re’y-i zâtîsiyle olmayıp saltanat-ı seniyenin (11)dahî inzımâm-ı irâde-i aliyesiyle olacak ise buna bir şey denemeyeceği ihbâr kılındığı ve mösyö Kanin’in ma’lûmât ve mütâlaası istifsâr ile bu hâlde devletçe şey (12)olmayarak vâlî-i müşârun-ileyh ve kumpanya-i mezkûr memûru beynlerinde müzâkere olunmuş bir hâlde olduğu ifâde ve izbâr olunduğu hâriciye nezâreti tarafından esnâ-yı (13)mecliste takrîr ve hikâyet olunmakla ol-bâbda cereyân eden mütâlaâtın fezlekesinde gerçi işbu posta Dersaâdet’ten Belgrad ve re’s-i hudûda kadar âmed şüd (14)etmekte olan Rusya ve Nemçe postaları ve İngiltere kuryesi şeklinde bir şey ise bu öyle bâ-sened mukâvele ve taahhüd îcâb eder hâlde olmayarak şimdiye kadar (15)ne veçhile olmuş ise yine ol-veçhile icrâsı lâzım geleceği misillü keyfiyet böyle olmayıp da âhar sûret demek olduğu hâlde saded değişeceğine ve vâlî-i müşârun-ileyhin (16)İskenderiye’de keyfiyete muvâfakat ile saltanat-ı seniye hüsn-i müdâfaasına himmet buyurur ise memnûn olurum gibi îrâd-ı makâl etmesi Devlet-i Aliye ile devlet-i müşârun-ileyhâ meyânesine (17)ilkâ-yı bürûdet kabîlinden bulunacağına ve mûmâ-ileyh kanin dahî bunun devletçe olmamak iktizâ edeceğini söylemiş olduğuna binâen tezekkür ve dermeyân kılınan mehâzîri (18)cihetiyle maslahat şimdiden resmen tanınmayıp zikr olunan posta ta’dâd olunan devletler postaları tarzında ise be’s olmayacağı misillü diğer sûrette olduğu hâlde (19)muzır olacağına dâir vesâir îcâb-ı maslahata mütedâir mîr-i mûmâ-ileyhe iktizâsı veçhile bir kıt’a tahrîrât gönderttirilmesi münâsib gibi hâtırlara gelmiş ise de husûs-ı mezkûr hakkında (20)her ne sûretle irâde-i isâbet-âde-i hazret-i Padişahî müteallik ve şeref-sudûr buyurulur ise ona göre harekete mübâderet olunacağı ve şukka-i merkûme manzûr-ı âlî buyurulmak için (21)irsâl-i sûy-ı sâmîleri kılındığı beyânıyla tezkire-i senâverî terkîm kılındı efendim (22)Ma’rûz-ı çâker-i kemîneleridir ki (23)Resîde-i dest-i tevkîr olan işbu tezkire-i sâmiye-i âsafâneleriyle (24)şukka-i merkûme meşmûl-nigâh-ı kerâmet-iktinâh-ı hazret-i cihândârî (25)buyurulmuş ve vâkıâ iş’âr-ı âlîleri üzere zikr olunan (26)posta diğer sûrette olduğu hâlde muzır olacağından meclisçe (27)tezekkür ve tensîb olunduğu üzere mîr-i mûmâ-ileyh tarafından iktizâsı (28)veçhile bir kıt’a tahrîrât gönderttirilmesi münâsib (29)ve yolunda görünmüş olmasıyla ber-vech-i muharrer (30)icrâ-yı îcâbına ibtidâr olunması müteallik (31)ve şeref-sudûr buyurulan irâde-i seniye-i (32)cenâb-ı şehriyârî muktezâ-yı münîfinden (33)bulunmuş ve şukka-i merkûme yine (34)savb-ı vâlâ-yı âsafîlerine (35)iâde kılınmış olduğu
Osmanlı’da Ramazan-ı Şerif: Rü’yet-i Hilâl ve Bayramİslam hukukunda Ramazan ayının başlangıcı ve bayram günlerinin tayini, hilalin görülmesine yani rü’yet esasına dayanır. Peygamber Efendimizin (sav) sünnetine istinaden şekillenen bu usul, ibadet vakitlerini herkesin anlayabileceği ve şahitlikle tespit edilebileceği açık bir ölçüye bağlamıştır. Klasik fıkıh eserlerinde dört mezhebin de ittifakıyla hilalin görülmesi şart koşulmuş; hesap ise rü’yetin yerine geçen bir yol olarak değil, onu destekleyen yardımcı bir unsur şeklinde değerlendirilmiştir.Osmanlı Devleti’nin idarî ve şer‘î kayıtları, bu fıkhî prensibin nasıl kurumsal bir uygulamaya dönüştüğünü açıkça göstermektedir. Taşra merkezlerinde yapılan hilal gözlemleri şahitliklerle kayda geçirilmiş, düzenlenen belgeler merkeze gönderilerek Fetvâhâne’de tetkik ve tasdik edilmiştir. Edirne gibi vilayetlerden gelen yazışmalarda hilalin görülüp görülmediğine dair beyanların resmî mühürlerle teyit edildiği görülmektedir. Hilalin hava şartları sebebiyle görülememesi hâlinde ise ayın otuza tamamlanacağı kaidesi uygulanmıştır. Böylece rü’yet meselesi, sadece bir gözlem faaliyeti değil; merkezî idarenin denetiminde yürütülen hukukî ve idarî bir süreç hâline gelmiştir.Ramazan ve bayram münasebetiyle yapılan yazışmalar dönemin resmî üslubunu da yansıtmaktadır. Taşradan merkeze gönderilen tebriknâmeleri yazanlar kendilerini “bende” veya “abd-i kemîne” gibi ifadelerle tanıtırken, muhataplarını “veliyyü’n-ni‘am” sıfatıyla zikretmişlerdir. Bu dil, yalnızca bir nezaket göstergesi değil; devlet hiyerarşisinin ve padişaha bağlılığın bir tezahürü olarak da değerlendirilebilir.Modern dönemde astronomi ilminin gelişmesiyle ayın hareketleri hassas biçimde hesaplanabilir hâle gelmiştir. Günümüzde Diyanet İşleri Başkanlığı, Ramazan ve bayram başlangıçlarını belirlerken astronomik verileri esas almakta; bununla birlikte fıkhî çerçeveyi de dikkate almaktadır. 2016 yılında alınan uluslararası kararlar doğrultusunda, hilalin dünyanın herhangi bir yerinde görülebilir olması ölçü kabul edilmekte; hesaplamaların “görülebilir” dediği bölgelerde fiilî gözlem imkânı da takip edilmektedir.1447 (2026) yılı Ramazan ayına dair yapılan resmî açıklamada da aynı usul uygulanmıştır. Hesaplamalara göre Ramazan hilali 18 Şubat 2026 Çarşamba günü ilk defa Büyük Okyanus bölgesinden görülebilir hâle gelmiş; görülebilirlik anı 19 Şubat Perşembe günü Türkiye saatiyle 06:42 olarak tespit edilmiştir. Bu veriler esas alınarak Perşembe günü Ramazan’ın birinci günü olarak ilan edilmiştir.Netice itibarıyla rü’yet-i hilâl meselesi, tarih boyunca değişen teknik imkânlara rağmen temel hukukî mantığını muhafaza etmiştir. Osmanlı döneminde şahitlik, merkezî tasdik ve resmî ilanla yürütülen bu uygulama; günümüzde hesap, görülebilirlik kriteri ve yerinde teyit imkânıyla sürdürülmektedir. Böylece gelenek ile ilmî imkânlar arasında dengeli bir uygulama devam ettirilmektedir.Cenâb-ı Hak’tan bizleri Ramazan Bayramı’na hayırla ulaştırmasını ve eski Ramazan ruhunu gönüllerimizde yeniden canlandırmasını niyaz ediyoruz. Vesika 1 Bilecik kazası müdürü es-Seyyid İzzet’in, padişaha Ramazan Bayramı tebriklerini sunup kulluk ve teşekkürlerini arz etmesi (8 Nisan 1861)Hüve(1) Maʻrûz-ı çâker-i kemîneleridir ki(2) ʻAbd-i kemîneleri mine’l-kadî bâb-ı isâbet-meâb-ı veliyyü’n-niʻamîlerinin bende-i dîrînesi olduğum cihetle müterettib-i zimmet ve mütehattim-i ʻuhde-i rukıyyetim olduğu üzere duʻâ-yı bekâ-yı ʻömr ü ikbâl-i veliyyü’n-niʻamîleriyle güzârende-i evkât ü zamân (3) olunmakda olduğu hâlde duhulüyle kesb-i teşerrüf kılınan ʻîd-i şerîf-i meyâmin-bedîdin tebrîk ve tehniyetine ibtidâr-ı te’kîd-i arz-ı ʻubûdiyetle istikrâr-ı mehâsin-enzâr-ı ʻinâyet-âsâr-ı veliyyü’n-niʻamîlerine hüsn-i medâr (4) ittihâzile Rabbimiz teʻâlâ ʻîd-i şerîf-i mesʻadet-redîfi hakk-ı ehakk-ı ʻulyâlârında mübârek ve meymûn ve emsâl-i kesîresinin müşâhedesiyle nâil-i sabûr ve memnun buyurmak duʻâları mine’l-kadîm müdâvimi bulunduğum (5) izdiyâd-ı ʻömr ü ikbâl-i veliyyü’n-niʻamîleri daʻavât-ı hayriyyesine terdîfen yâd ve tezkâr kılınmış olmakla ʻarz u beyân-ı ʻubûdiyet ve icrâ-yı lâzıme teşekkür ve mahmidetle istibkâ-yı mehâsin-i mekârim-gâyât-ı ... (6) maʻrazında takdîm-i ʻarîza-i kemterâneme müsâberet olunmuştur. Ol bâbda emr ü fermân hazret-i veliyyü’l-emrindir. Fî 27 Ramazân sene 77(7) Bende müdîr-i kazâ-i Bilecikes-Seyyid İzzet (mühür)A_}TSF__00033_00043_001_001 Vesika 2 Ramazan’ın başlangıcının Pazartesi günü şer‘an sabit olduğu bilgisine dayanarak Cumartesi gecesinin Kadir Gecesi, Çarşamba gününün ise Ramazan Bayramı olarak tespitine dair Şeyhülislam Muhammed Cemaleddin Efendi’nin Sadaret’e yazdığı arz (20 Mart 1895)HüveBâb-ı Fetvâ / Dâire-i Meşîhat-ı İslâmiyye / Mektûbî Kalemi / Aded 1Taraf-ı Cânib-i Sadâret-penâhîye(1) Maʻrûz-ı dâʻî-i kemîneleridir ki(2) Gurre-i şehr-i Ramazân’ın Pazarertesi gününden ber-nehc-i şerʻî sâbit olduğu bu kerre Edirne niyâbet-i şerʻiyyesinden bi’l-vürûd Fetvâhânece tasdîk idilen hüccet-i şerʻiyye meâlinden müstefâd olduğuna binâen şu hâlde şehr-i mezkûrun yiğirmi yedinci (3) günü olmak lâzım gelen önümüzdeki Cumʻaertesi gecesi leyle-i celîle-i Kadir ve Çehârşenbih günü dahi tekmîl-i selâsîn iʻtibârıyla ʻîd-i saʻîd-i Fıtr olmak iktizâ eylediğini mutazammın İstanbul kâdîliğinden tanzîm ve iʻtâ olunan iʻlâm-ı huzûr-ı fâizu’n-nûr-ı cenâb-ı (4) hilâfet-penâhîye refʻ ü takdîm olunmak üzere matviyyen sûy-ı sâmî-i vekâlet-penâhîlerine isbâl kılınmağla ol bâbda emr ü irâde hazret-i men lehü’l-emrindir. Fî 24 Ramazân sene 1312 ve fî 8 Mart sene 1311(5) Şeyhü’l-İslâm Muhammed CemâleddînI__ILM__00001_00037_002_001 Vesika 3 Hilalin görülüp görülmemesine göre Ramazan Bayramı’nın hangi gün olacağının ilan edilmesine dair Sadaret’ten Dâhiliye Nezaretine yazılan tezkire (10 Ekim 1909)Hüve / Bâb-ı Âlî / Dâire-i Sadâret / Tahrîrât Kalemi / 2291Dâhiliye Nezâret-i ʻAliyyesine(1) Saʻâdetlü efendim hazretleri(2) Gurre-i şehr-i Ramazân-ı mağfiret-nişânın Pençşenbih gününden mazbût olmasına binâen yiğirmi yedinci Salı gecesi leyle-i mübâreke-i Kadir ve selhi olan Cumʻa gecesi (3) hilâl-i Şevvâl ru’yet olunamadığı takdîrde tekmîl-i selâsîn iʻtibârıyla Cumʻaertesi günü ʻîd-i saʻîd-i Fıtr olmak iktizâ eylediğine dâir İstanbul kâdîsi (4) semâhatlü efendi hazretlerinin iʻlâmı ve ol bâbdaki tezkire-i meşîhat-penâhî lede’l-ʻarz manzûr-ı ʻâlî-i cenâb-ı hilâfet-penâhî buyurularak lâzım gelenlere maʻlûmât (5) virilmiş olmağla keyfiyetin iʻlânına himmet olunması siyâkında tezkire-i muhlis terkîm kılındı. Fî 25 Ramazân sene 327, fî 27 Eylül sene 325.(6) Sadr-ı aʻzam Hüseyin (İmza)DH_MUI__00021_2_00020_002_001KELİMELER:Bâb-ı isâbet-meâb-ı veliyyü’n-niʻamîleri: Yüce makamlardaki hayırlı kişiler.Ber-nehc-i şerʻî: Şer‘î usule uygun olarak.Bi’l-vürûd: Ulaşmış olarak, gelmiş surette.Cenâb-ı hilâfet-penâhî: Halifelik makamı.Çâker: Hizmetkâr, kul.Daʻavât-ı hayriyye: Hayırlı dualar.Dâʻî: İsteyen, talep eden; arz eden kişi.Duʻâ-yı bekâ-yı ʻömr ü ikbâl: Ömür ve başarı için dua.Enzâr-ı ʻinâyet-âsâr: Lütuf ve ihsan izleri.Gurre: Ayın ilk günü.Güzârende-i evkât ü zamân: Zamanın akışı içindeHakk-ı ehakk: Daha haklı olanın hakkıHilâl-i Şevvâl: Şevval ayının yeni ayı Huzûr-ı fâizu’n-nûr: Nurlu huzur (padişah makamı için övgü ifadesi).Hüsn-i medâr: Beğenilen konu İbtidâr-ı te’kîd: Vurguyla başlama, önemle belirtmeİcrâ-yı lâzıme: Gerekli işlemlerin yapılmasıÎd-i saîd-i Fıtr: Ramazan Bayramı.Îd-i şerîf-i meyâmin-bedîd: Yüce ve şerefli bayramİsbâl kılınmak: Gönderilmek, ulaştırılmak.İstibkâ-yı mehâsin-i mekârim-gâyât: Yüce erdemlerin ve güzelliklerin devam ettirilmesiİstikrâr-ı mehâsin: Güzelliklerin devamıİzdiyâd-ı ʻömr ü ikbâl: Ömür ve başarı artışıKemîne: Değersiz, aciz.Kesb-i teşerrüf: Görevle onurlandırılma, şeref kazanmaLede’l-arz: Sunulduğunda, takdim edildiğinde.Leyle-i celîle-i Kadir: Mübarek Kadir Gecesi.Mağfiret-nişân: Bağışlanma işareti olan; Ramazan için kullanılan övgü sıfatı.Manzûr-ı âlî: Yüksek makamın onayına sunulmuş ve kabul edilmiş.Matviyyen: Ekli olarak.Mazbût: Sabit olmuş, kesinleşmiş.Men lehü’l-emr: Yetki sahibi kimse; padişahMutazammın: İçeren, kapsayan.Müsâberet: Bir işle devamlı olarak uğraşma, sürekli çalışmaMüstefâd: Çıkarılmış, anlaşılmış.Mütehattim-i ʻuhde: Üstlenmiş olduğu görev sahibiMüterettib-i zimmet: Sorumluluk sahibi, yükümlüNâil-i sabûr ve memnûn: Sabırlı ve memnun olmak, erişmekNiyâbet-i şerʻiyye: Şer‘iyye mahkemesi vekilliği.Refʻ ü takdîm: Sunma ve arz etme.Rukıyyet: Yükselme, terfi, yetkiSelh: Kamerî ayın son günü.Siyâkında: Hakkında, gereğince.Sûy-ı sâmî: Yüce makam tarafına.Tebrîk ve tehniyet: Kutlama ve tebrikTekmîl-i selâsîn: Otuz güne tamamlama.Tekmîl-i selâsîn: Otuz güne tamamlama.Terkîm: Yazmak, kaleme almak.Tezkâr: Hatırlamak, anmak.Tezkire-i meşîhat-penâhî: Şeyhülislâmlık makamından gönderilen resmî yazı.Vekâlet-penâhî: Sadrazamlık makamı.Veliyyü’l-emr: Emir sahibi; padişah
Hüsn-i Hat ÇalışmalarıBu sayımızda öğrendiğimiz harflerden “ه” (He)’nin diğer harflerle birlikte nasıl yazılacağını göreceğiz. Harfleri yazarken, daha önce öğrendiğimiz başlama ve bitiş şekillerini unutmayalım.
Osmanlıca YazabiliyorumDergiyi takip edenler, yazmanın da zevkine ulaşıyorlar. Her ay ilerlediğinizi sizler de fark ediyorsunuz. Her işte olduğu gibi, bu işte de bizzat kendimizin gayret göstermesi önemli olacaktır.KUYU KAZMAK İnsanlar için kuyuyu iki maksatla kazdırırlar: (Bunlardan biri gerçek, diğeri ise mecazi manadaki kuyudur.)İyi huylu insan, susamışlara su temin etmek için kuyu kazar. (Gerçek manadaki kuyu kazmak böyledir.) Kötü huylu biri ise halkı içine yuvarlamak için kuyu kazar. (Mecazi manadaki kuyu kazmak da bu niyetle kurulan tuzakları ifade eder.)Lâkin kötülük ediyorsan, iyilik umma! Çünkü ne kadar emek sarf etsen meyvesiz bir çöl bitkisi olan ılgın ağacı yemiş vermez! Ç Ö Z Ü M
Ağla Çeşmim, Ağla Durma*اوت، بیلمم بو شرقی پارچه سی نره دن، ناصل بردنبره عقلمه كلدی: ”آغلا چشمم، آغلا، طورما!“ ساعتلر واركه كندیمه حاكم اولامایارق متّصل اونی تكرارلييور، أوده هم آشاغی یوقاری طولاشییور هم ده اونی ميريلدانييوردم. آه، اسكی رمضانلر، چوجقلغمڭ رمضانلري. او زمان رمضانلر قیشه، قارلی بوزلی كونلره تصادف ایدردی، كوزلریمی قپایوب چوجقلغمڭ رمضانلرینی دوشونمك ايسته دكجه ایلك أوڭجه، دائما شویله بر منظره كوردم: أوّلا عرفه كوننی خاطرلارم... حضرت خالدي زيارته كیتمك معتاددي. تربه دن أوّل مزارستانه اوغراردق؛ ادرنه قاپوسي خارجنده عائله مزارلغي، أویله خاطرلايورمكه؛ یالڭز باشمه اوراجغي، الآن بولمغه امكان یوقدر. بو سرسری و مزار طاشی اورماننڭ قویتو، اوغولتولی، أوجرا بر كنارنده اعمار و تزیین كورمه مش یوصونلی قيرلر... اوراده اوقور، اوفلر، يورگمزده عین زمانده بر كنیشلك و قسوت دوياردق. غالبا وظیفه مزی یاپمقدن متولّد بر فرح و ئولومه یاقین بولونمقدن متحصّل بر ملال، آهسته آهسته آرابه لريمزه بينردك. بو نه بویوك، نه اوجی بوجاغي بولونماز بر سرويستاندي... تا ايوبه قدر لوشلق، اوغولتولی و یالڭزلق ایچنده، قونوشمق جسارتنی بولامایارق، عادتا پر حشوع كليردك. اوراده بزی حیات بردن قارشیلار، قوجاقلاردي: اویونجاقجی دكّانلري، شكرجيلر، قهوه لر و دیلنجی قافله لری... تربه نڭ اولیسنه نه كوجلكله، ايتيشه قاقيشا كيريليردي... ایگنه آتسه ڭ یره دوشمزدي، فقط قومرولر یینه طولاشاجق یر بولور، او كون طاری ییمكدن قورساقلر هگبه كبی شيشردي. خانملر تربه يه كيرمزلردي، طیشاریدن حاجت پنجره سنده اوقویوب كیری دونرلردي. ارككلرله كیتدیگم زمان تا كوموش ایشله مه لی صندوقه يه قدر، پر حرمت أ طاعت یورور، ايڭله يه ايڭله يه، حتّي كوزيمزدن یاشلر كله رك اللّٰهه يالوارير شكر ایدر و كری كیدرك طیشاری أویله چیقاردق. او زمان صدقه صیره سی كلمش اولور، اطرافمزي پلاسپاره لر كیمش قوجه قاریلر صارار، هپسنه چیل غروشلر طاغيليردي. انعام صاتان اختیار بر حاجی یه، تسبيحجي يه و طاری طاغيتانلره ده اوغرار، اونلرڭ ده كوڭللريني آليردق. صوڭره اونقاپاني جادّه سندن، جبالي يه، بالاتي كچه رك بر اگلنجه لی غلبه لق یول باشلاردی. بن اڭ چوق اوراده اگلنيردم... كچن سنه، اون ییللق بر فاصله يي متعاقب عرفه كونی یینه تربۀ خالدي زيارته كیتدم. آولی بوم بوشدي، شادروانده صولرڭ سسی و قوغوقلرده قومرولرڭ دم چكيشي ایشیتیلییور. قاپوده تك بر آرابه، بنم آرابه م بكله یوردی. كوكلم حزنله، أوكسزلكله طولدی. بو قدر آز زمانده بو نه بویوك تبدّلدي!.. بز اورایه قار فیرطینه لری ایچنده قوشار، كیدردك. شیمدی بهار و كونش ایچنده بیله كلن يوقدي، نه دییه یم: آغلا چشمم، آغلا، طورما!... رمضانڭ اون بشندن صوڭره یینه بویله بتون أو خلقنڭ اهمال ایده مه یه جگی بر زیارت واردر. خرقۀ شریف زیارتی. بونڭ ایچون ده تر تمیز حاضرلانیر، یوله كوڭللریمز ذكر و عبادتله طاشقین، أویله چیقاردق. فاتحي كچه رك بعض طار صوقاقلردن طولانه طولانه نهایت بیاض بر جامعڭ اوڭنه واريردق. انسان ییغینلری آراسندن یول بولوب قاپویه یاناشمق نه كوچ ايشدي... نهایت، زور زار كیرر، بم بیاض حصیرلی یوللردن یورویوب یشیل آطلاسدن بر مبارك بوغچه يه یوز، كوز سورردك. طیشاریده خلق قايناشيردي، فقط بو حجره ده و اوڭا منتهی دهليزلره اخروی بر سكون حكم سورردي. چیقاركن بر مدّت، یینه كری كری يوروردك، ایشته او زمان چوجقلغمڭ اڭ هیجانلی بر دمی باشلاردی. آولوده اوزون اوزون پول شیشه لره طولدیریلمش رنكارنك بویه لی صولر صاتارلردي. بونلر نه ایدی؟ معناسی خوشلغی نره سنده ایدی؟ اونی الآن بیلمه یورم، تخمین ایده مییورم. غایت ابتدائی بر نوع اویونجاق ویا سستي، فقط دورڭ بتون چوجقلری اوڭنده دیكیلیر قالیر، آلماينجه كيتمزدي. بڭا: ”هایدی، أوچ دانه سچ باقالم“ دیرلردی. بر مور، بر طورونجی، بر ده صاری سچردم. یول بڭا اوزون كورونوردی، آه بر اوه واروب اوینامه یه باشلاسه م. فقط بو شیشه لرڭ اوینامه یه یارار هیچ بر مزیتی يوقدي. همن صولرینی موصلغه بوشالتيردم؛ كری یه بنكلی، طالغه لی و آغیز طرفی قیریق، ثقیل، بیچیمسز جاملر قالیردی و ألمی بر یریمی كسمه سين دییه اونلری ده اوصولجه جق آلوب آتارديلر. فقط او بش اون دقیقه لق هیجان نه كوزل شیدی و یڭی بر رمضاني يڭي بر خرقۀ شریف زیارتنی بڭا نه صبرسزلقله بكلتيردي. كیم بیلیر، شیمدی، اوراسی ده نه بوم بوشدر... بلكه او رنكلی شیشه لری یاپان و آلان ده قالمامشدر. آه، نه دییه یم! آغلا چشمم آغلا، طورما! “Evet, bilmem bu şarkı parçası nereden, nasıl birdenbire aklıma geldi: “Ağla çeşmim, ağla, durma!” Saatler var ki kendime hâkim olamayarak muttasıl onu tekrarlıyor, evde hem aşağı yukarı dolaşıyor hem de onu mırıldanıyordum. Ah, eski Ramazanlar, çocukluğumun Ramazanları. O zaman Ramazanlar kışa, karlı buzlu günlere tesadüf ederdi, gözlerimi kapayıp çocukluğumun Ramazanlarını düşünmek istedikçe ilk önce, daima şöyle bir manzara gördüm:Evvela arefe gününü hatırlarım... Hazreti-i Halid’i ziyarete gitmek mutattı. Türbeden evvel mezaristana uğrardık; Edirnekapı’sı haricinde aile mezarlığı, öyle hatırlıyorum ki; yalnız başıma oracığı, elan bulmaya imkân yoktur. Bu serseri ve mezar taşı ormanının kuytu, uğultulu, ücra bir kenarında imar ve tezyin görmemiş yosunlu kırlar... Orada okur, üfler, yüreğimizde aynı zamanda bir genişlik ve kasvet duyardık. Galiba vazifemizi yapmaktan mütevellit bir ferah ve ölüme yakın bulunmaktan mütehassıl bir melal, aheste aheste arabalarımıza binerdik.Bu ne büyük, ne ucu bucağı bulunmaz bir servistandı... Ta Eyüp’e kadar loşluk, uğultulu ve yalnızlık içinde, konuşmak cesaretini bulamayarak, adeta pür-huşû gelirdik. Orada bizi hayat birden karşılar, kucaklardı: Oyuncakçı dükkânları, şekerciler, kahveler ve dilenci kafileleri... Türbenin avlusuna ne güçlükle, itişe kakışa girilirdi... İğne atsan yere düşmezdi, fakat kumrular yine dolaşacak yer bulur, o gün darı yemekten kursaklar heybe gibi şişerdi.Hanımlar türbeye girmezlerdi, dışarıdan hacet penceresinde okuyup geri dönerlerdi. Erkeklerle gittiğim zaman ta gümüş işlemeli sandukaya kadar, pür-hürmet ü taat yürür, inleye inleye, hatta gözümüzden yaşlar gelerek Allah’a yalvarır şükreder ve geri giderek dışarı öyle çıkardık. O zaman sadaka sırası gelmiş olur, etrafımızı pelâs-pâreler giymiş koca karılar sarar, hepsine çil kuruşlar dağılırdı. Enam satan ihtiyar bir hacıya, tespihçiye ve darı dağıtanlara da uğrar, onların da gönüllerini alırdık. Sonra Unkapanı Caddesi’nden, Cibali’ye, Balat’ı geçerek bir eğlenceli kalabalık yol başlardı. Ben en çok orada eğlenirdim...Geçen sene, on yıllık bir fasılayı müteakip arefe günü yine Türbe-i Halid’i ziyarete gittim. Avlu bomboştu, şadırvanda suların sesi ve kovuklarda kumruların dem çekişi işitiliyor. Kapıda tek bir araba, benim arabam bekliyordu. Gönlüm hüzünle, öksüzlükle doldu. Bu kadar az zamanda bu ne büyük tebeddüldü!.. Biz oraya kar fırtınaları içinde koşar, giderdik. Şimdi bahar ve güneş içinde bile gelen yoktu, ne diyeyim: Ağla çeşmim, ağla, durma!...Ramazan’ın on beşinden sonra yine böyle bütün ev halkının ihmal edemeyeceği bir ziyaret vardır. Hırka-i Şerif ziyareti. Bunun için de tertemiz hazırlanır, yola gönüllerimiz zikir ve ibadetle taşkın, öyle çıkardık. Fatih’i geçerek bazı dar sokaklardan dolana dolana nihayet beyaz bir caminin önüne varırdık. İnsan yığınları arasından yol bulup kapıya yanaşmak ne güç işti... Nihayet, zor zar girer, bembeyaz hasırlı yollardan yürüyüp yeşil atlastan bir mübarek bohçaya yüz, göz sürerdik. Dışarıda halk kaynaşırdı, fakat bu hücrede ve ona müntehi dehlizlere uhrevi bir sükûn hüküm sürerdi. Çıkarken bir müddet, yine geri geri yürürdük, işte o zaman çocukluğumun en heyecanlı bir demi başlardı. Avluda uzun uzun pul şişelere doldurulmuş rengarenk boyalı sular satarlardı. Bunlar ne idi? Manası hoşluğu neresinde idi? Onu elan bilmiyorum, tahmin edemiyorum. Gayet iptidai bir nevi oyuncak veya süstü, fakat devrin bütün çocukları önünde dikilir kalır, almayınca gitmezdi. Bana: “Haydi, üç tane seç bakalım” derlerdi. Bir mor, bir turuncu, bir de sarı seçerdim. Yol bana uzun görünürdü, ah bir eve varıp oynamaya başlasam. Fakat bu şişelerin oynamaya yarar hiçbir meziyeti yoktu. Hemen sularını musluğa boşaltırdım; geriye benekli, dalgalı ve ağız tarafı kırık, sakil, biçimsiz camlar kalırdı ve elimi bir yerimi kesmesin diye onları da usulcacık alıp atardılar. Fakat o beş on dakikalık heyecan ne güzel şeydi ve yeni bir Ramazan’ı yeni bir Hırka-i Şerif ziyaretini bana ne sabırsızlıkla bekletirdi.Kim bilir, şimdi, orası da ne bomboştur... Belki o renkli şişeleri yapan ve alan da kalmamıştır. Ah, ne diyeyim! Ağla çeşmim ağla, durma!”*Refik Halit KARAY, Guguklu Saat
Kırk Hadis (Sıhhat-Âbâd)*EL-HADÎSÜ’T-TÂSİʻ ʻAŞERKāle Resûlullâh sallallâhu ʻaleyhi ve sellem: “Men kāle lâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhi kânet lehû devâ’ün min tisʻatin ve tisʻîne dâ’en eyserühe’l-hemm.”Bir kimse bu kelimât-ı şerîfeyi dişe ânıniçün doksan dokuz belâdan ʻilâc olur ki eshel[i] gamdır.KıtʻaHer kim ki olur sırr-ı ledünden âgâhBir vechile ol kimse olur mu gümrâhSöyler sırr-ı ihlâsla ey dil her gâhLâ havle ve lâ kuvvete illâ billâhKELİMELER:Âgâh: Haberdar, bilgili, şuurlu. / Bir vechile: Bir şekilde, bir bakımdan. / Dil: Gönül, kalp. / Eshel: Daha kolay, daha hafif, en hafif. / Gâh: Vakit, zaman. / Gümrâh: Doğru yoldan sapmış, dalâlete düşmüş, şaşkın. / Sırr-ı ledün: Allah katına ait gizli ve derin hakikat.*Osmanzâde Tâib Ahmed (v.1136/1724)
Sinop Paşa Tabyalarıسینوپ پاشا طابيه لري، عثمانلی دولتنڭ ١٩نجی یوز ییلده قره دڭزده دگیشن عسكری دنكه لره قارشی كليشديرديگي صاوونمه آڭلايشنڭ اڭ دقّت چكیجی أورنكلرندن بریدر. بو یوز ییل، عثمانلی دونانمه سی و قیی صاوونمه سي آچيسندن قریتیك بر دونمدر. بخارلی كميلرڭ يايغينلاشمسي، طوپ منزللرينڭ اوزامه سی و روسیه نڭ قره دڭزده كیدرك آرتان عسكری وارلغی، أوزللكله ستراتژیك لیمان شهرلرینی صاوونمه مسئله سنی حياتي حاله كتیرمشدر. سینوپ لیمانی ده بو باغلامده هم عسكری هم تجاری دگری سببیله قورونمسي كركن باشلیجه مركزلردن بری اولارق اوڭه چیقمشدر.بو ياپيلر، قلاسیك یوكسك سورلي قلعه اكلایشكدن فرقلی اولارق، طوپجی آتشنه طایانیقلی، اراضينڭ ایچنه كومولی و دوشوك سيلوئتلي تحكيماتلر شكلنده تاصارلانمشدر. ”طابیه“ قاورامي ده بو یڭی عسكری معماري آڭلاییشی يانسيتير؛ ایچنده عسكری برلكلرڭ بارينابيله جگي قوغوشلر، جبه خانه لكلر، اگیتیم و طوپلانمه آلانلري بولونان، اطرافی صاوونمه موضعلريله چوریلی قپالی عسكری ياپيلره ویریلن اسمدر.سینوپ پاشا طابيه لري، سینوپ ياريم آطه سنڭ طوغوسنده، قره قوم یولی أوزرنده، لیمانی و آچیق دڭزی دڭتله يه بيله جك ستراتژیك بر نقطه یه قونوملانديريلمشدر. قوشباقيشي باقیلدیغنده یاریم آی بيچيمنده اولدیغی كورولور. بو ندنله ”هلال طابیه“ تيپنه داخل ایدیلیر. هلال فورمي، دوشمان كميلرينڭ فرقلی آچيلردن ياقلاشمه سنه قارشی چاپراز آتش امكانی صاغلايارق صاوونمه كوجني آرتیران بر پلانلامه آڭلایشنی يانسيتير.طابيه لر ایكی قاتلی اولارق انشا ایدیلمشدر. أوست بولومده دڭزه حاكم قونومده یرلشدیریلمش اون بر عدد طوپ یوواسی بولونور. بو طوپ يووه لري، سینوپ آچيقلرندن ليمانه ياقلاشابيله جك كمیلری اتكیلی منزل ایچنده طوتاجق شكلده دوزنلنمشدر. آلت بولومده ایسه جبه خانه لكلر و عسكرلرڭ قالدیغی قوغوشلر یر آلیر. طابيه لرڭ آلت قسملری، بولكه نڭ ژئولوژیك ياپيسنه اویغون بيچيمده سرت وولقانیك قیالر أوزرینه اوتورتولمشدر. انشا صیره سنده اولدقجه درین بر چوقور قازيلديغي، بو طورومڭ خلقڭ دقتنی چكدیگی و طابيه نڭ داها صاغلام و كوگنلی اولمسی ایچون بویله ياپيلديغنڭ سویلندیگی آقتاريلير. بو روایت، ياپينڭ استه تيكدن زیاده كوگنلك و طایانیقلیلق اساس آلینارق پلانلانديغني آچیقجه كوستریر.آوروپه ده كی بڭزر أورنكلرله قياسلانديغنده، سینوپ پاشا طابيه لرينڭ أوزللكله وندیك طابيه لرندن صوڭره اڭ نیته لكلی و ستراتژیك طابیه اورنكلری آراسنده ذكر ایدیلمسی، ياپينڭ عسكری و تاریخی دگرينى اورته یه قویمقده در. كونمزده بو طابيه لر، ساده جه طاش و طوپراقدن عبارت برر عسكری یاپی دگل؛ عثمانلینڭ قره دڭزي قورومه اراده سنی، دونمڭ صاوونمه آڭلایشنی و سينوپڭ ستراتژیك أونمنى آڭلاتان سسسز فقط كوچلی تاریخی شاهدلر اولارق وارلغنی سورديرمكده در.Sinop Paşa Tabyaları, Osmanlı Devleti’nin 19. yüzyılda Karadeniz’de değişen askerî dengelere karşı geliştirdiği savunma anlayışının en dikkat çekici örneklerinden biridir. Bu yüzyıl, Osmanlı donanması ve kıyı savunması açısından kritik bir dönemdir. Buharlı gemilerin yaygınlaşması, top menzillerinin uzaması ve Rusya’nın Karadeniz’de giderek artan askerî varlığı, özellikle stratejik liman şehirlerini savunma meselesini hayati hâle getirmiştir. Sinop Limanı da bu bağlamda hem askerî hem ticari değeri sebebiyle korunması gereken başlıca merkezlerden biri olarak öne çıkmıştır.Bu yapılar, klasik yüksek surlu kale anlayışından farklı olarak, topçu ateşine dayanıklı, arazinin içine gömülü ve düşük siluetli tahkimatlar şeklinde tasarlanmıştır. “Tabya” kavramı da bu yeni askerî mimari anlayışı yansıtır; içinde askerî birliklerin barınabileceği koğuşlar, cephanelikler, eğitim ve toplanma alanları bulunan, etrafı savunma mevzileriyle çevrili kapalı askerî yapılara verilen isimdir.Sinop Paşa Tabyaları, Sinop Yarımadası’nın doğusunda, Karakum yolu üzerinde, limanı ve açık denizi denetleyebilecek stratejik bir noktaya konumlandırılmıştır. Kuşbakışı bakıldığında yarım ay biçiminde olduğu görülür. Bu nedenle “hilal tabya” tipine dâhil edilir. Hilal formu, düşman gemilerinin farklı açılardan yaklaşmasına karşı çapraz ateş imkânı sağlayarak savunma gücünü artıran bir planlama anlayışını yansıtır.Tabyalar iki katlı olarak inşa edilmiştir. Üst bölümde denize hâkim konumda yerleştirilmiş on bir adet top yuvası bulunur. Bu top yuvaları, Sinop açıklarından limana yaklaşabilecek gemileri etkili menzil içinde tutacak şekilde düzenlenmiştir. Alt bölümde ise cephanelikler ve askerlerin kaldığı koğuşlar yer alır. Tabyaların alt kısımları, bölgenin jeolojik yapısına uygun biçimde sert volkanik kayalar üzerine oturtulmuştur. İnşa sırasında oldukça derin bir çukur kazıldığı, bu durumun halkın dikkatini çektiği ve tabyanın daha sağlam ve güvenli olması için böyle yapıldığının söylendiği aktarılır. Bu rivayet, yapının estetikten ziyade güvenlik ve dayanıklılık esas alınarak planlandığını açıkça gösterir.Avrupa’daki benzer örneklerle kıyaslandığında, Sinop Paşa Tabyalarının özellikle Venedik tabyalarından sonra en nitelikli ve stratejik tabya örnekleri arasında zikredilmesi, yapının askerî ve tarihî değerini ortaya koymaktadır. Günümüzde bu tabyalar, sadece taş ve topraktan ibaret birer askerî yapı değil; Osmanlı’nın Karadeniz’i koruma iradesini, dönemin savunma anlayışını ve Sinop’un stratejik önemini anlatan sessiz fakat güçlü tarihî şahitler olarak varlığını sürdürmektedir.
Kitabe OkumalarıMezar Taşı KitabesiHüve’l-Hayyü lâ-yemûtBak ey ahbâb u yârânımNasıldı eskiden hâlimGelib gidib yiyüb içibDerdi “sağ ola cânım”Bu söze aldanıb n’idemCihânın lezzetin tattımMurâdım üzere hem giydimMüsâ‘ad(e) etti devrânımMeğer …-i ‘âlemdeDakîk olmuş âna andaSa‘îd gibi bir âdemdeOl-dem emrim olub Zuhûra bağteten çıktıYıkıb cânım harâb ettiTenim yerde turâb ettiYetîmdir iki evlâdımVelî gam … KELİMELER:Hüve’l-Hayyü lâ-yemût: “Diri olan ve ölmeyen O’dur (Allah).” / Ahbâb: Dostlar, sevenler. / Yârân: Dostlar, arkadaşlar. / Cihân: Dünya. / Müsâ‘ade: İzin, imkân. / Devrân: Zaman, kader. / Tenfis-i âlem: Nefes aldırma, sevindirme / Sa‘îd: Mutlu, bahtiyar; aynı zamanda özel isim. / Âdem: İnsan. / Zuhûr: Ortaya çıkma, meydana gelme. / Bağteten: Ansızın, birdenbire. / Turâb: Toprak. / Evlâd: Çocuklar. / Velî: Fakat, lakin. / Gam: Keder, üzüntü.Aksaraylı Muhammed Efendi Mezar Kitabesi (H. 1326)Yâ HûZiyâretten murâd ancak du‘âdırBugün bana ise yarın sanadırHumbar-hâne-i ‘âmire tulumba müdîriAksaraylı Muhammed Efendi binSüleymân EfendilerinRûhları içün el-FâtihaKELİMELER:Yâ Hû: “Ey O (Allah)”; tasavvufî nida. / Murâd: Maksat, gaye. / Humbar-hâne: Osmanlı Devleti’nde orduya topçu yetiştirmek için ilki Sultan I. Mahmud tarafından 1734 yılında açılan ve aralıklı olarak III. Selim zamânına kadar devam eden (1795) askerî okullara verilen ad, kumbarahâne / Tulumba: Eskiden yangın söndürmek için kullanılan seyyar araç / Müdîr: Yönetici, idareci. / Zilkâde: Hicrî takvimin on birinci ayı.Nuri Bey Mezar KitabesiÂh mine’l-mevtMürg ve bülbül gibi güler söylerdi bir zamânErdi erişdi nûru bana hâl-i civânDâim eylerdi emsâl-i akrânına iltifât hemânGörmemişti kimse böyle bir nev-civânAnsızın geldi Nûri Beye bir derd-i bî-emânNihâyet eyledi o nev-civânı hâk ile yeksânTaraklı tüccârlarından Hâc Rıf‘at mahdûmuKELİMELER:Âh: Acı ve üzüntü ifadesi. / Mine’l-mevt: “Ölümden dolayı”; Arapça ifade. / Mürg: Kuş. / Hâl-i civân: Gençlik hâli. / Emsâl: Benzerler, yaşıtlar. / Akrân: Aynı yaş ve seviyedeki kimseler. / Nev-civân: Çok genç, taze delikanlı. / Derd-i bî-emân: Çaresiz, aman vermez dert. / Hâk ile Yeksân: Yerle bir olmak / Mahdûm: Oğul, evlat.
Tarihten Notlarمجوسيدن آلینان حلاللكبایزید بسطامی حضرتلری یاغمورلی بر كونده جمعه نمازی ایچون أوندن چیقار. یاغموردن طولایی بتون صوقاقلر چامور اولمشدر. بايزيد بسطامينڭ ایاققابیلری چامور ایچنده قالیر. یاغمور بیتنجه یه قدر بر مجوسي يه عائد أوڭ باغچه دیوارینه طایانیر و چامورلی آياق قابيلريني دیواره سوره رك تمیزلر. یاغمور طورنجه جامعه طوغری یورومگه باشلار. او صیره ده باشقه سنه عائد بر دیواری كيرلتديگني خاطرلادی و أوزولدي. حلاللشمدن جمعه نمازینه كیتمه نڭ طوغری بر حركت اولمدیغنی دوشونه رك كری دوندی و مجوسينڭ قاپوسنی چالدی قاپویی آچان مجوسي، ”بویورڭ بر آرزوڭزمي وار“ دییه صورار. بایزید حضرتلری، ”سزدن حلاللك آلمغه كلدم“ دیر.آدم نیچون اولدیغنی صورار. بایزید بسطامی حضرتلری، ”براز أوڭجه ديواريڭزده چامورلی آياق قابيلريمي تميزلركن كيرلتدم“ دیر. مجوسي، ”پكی اما نه ضرری وار؟ ذاتًا ديوارلريمز چامور ایچنده. سزڭ آياغڭزدن اورایه سورولن چامور بر چركینلك ویا قبالق میدانه كتیرمز“ دییه جواب ویرر. بایزید بسطامی، ”بو بر حقدر و صاحبنڭ رضاسنی آلمق كركير“ دیدی. مجوسي، ”سزه انسانلره قارشی بو درجه صايغيلي اولمغی دينڭز مي اوگرتدی“ دییه صوردی. بونڭ أوزرینه بایزید بسطامی حضرتلری، ”اوت دینمز بزه بو داورانيشي قزانديردي“ دییه جواب ویردی. مجوسي بونڭ أوزرینه، كلمۀ شهادت كتیره رك مسلمان اولدی.Mecusi’den Alınan HelallikBayezid-i Bistami Hazretleri yağmurlu bir günde cuma namazı için evinden çıkar. Yağmurdan dolayı bütün sokaklar çamur olmuştur. Bayezid-i Bistami’nin ayakkabıları çamur içinde kalır. Yağmur bitinceye kadar bir Mecusi’ye ait evin bahçe duvarına dayanır ve çamurlu ayakkabılarını duvara sürerek temizler. Yağmur durunca camiye doğru yürümeye başlar. O sırada başkasına ait bir duvarı kirlettiğini hatırladı ve üzüldü. Helalleşmeden cuma namazına gitmenin doğru bir hareket olmadığını düşünerek geri döndü ve Mecusi’nin kapısını çaldı Kapıyı açan Mecusi, “Buyurun bir arzunuz mu var” diye sorar. Bayezid Hazretleri, “Sizden helallik almaya geldim” der.Adam niçin olduğunu sorar. Bayezid-i Bistami Hazretleri, “Biraz önce duvarınızda çamurlu ayakkabılarımı temizlerken kirlettim” der. Mecusi, “Peki ama ne zararı var? Zaten duvarlarımız çamur içinde. Sizin ayağınızdan oraya sürülen çamur bir çirkinlik veya kabalık meydana getirmez” diye cevap verir.Bayezid-i Bistami, “Bu bir haktır ve sahibinin rızasını almak gerekir” dedi. Mecusi, “Size insanlara karşı bu derece saygılı olmayı dininiz mi öğretti” diye sordu. Bunun üzerine Bayezid-i Bistami Hazretleri, “Evet dinimiz bize bu davranışı kazandırdı” diye cevap verdi. Mecusi bunun üzerine, kelime-i şehadet getirerek Müslüman oldu.اصل كرامت عزیز محمود خدائی حضرتلری، سرایده سلطان احمد خانله صحبت ایدییوردی. بر آرا آبدست تازه له مسي ایجاب ایتدی. ابریق و لگن كتیردیلر. پادشاه خواجه سنه حرمتله ابريقي ألنه آلدی و آبدست صوینی دوكمه يه باشلادی. سلطان احمد خانڭ آننه سی خندان سلطان ده قفس آرقه سنده خاولويي حاضر طوتویوردی. والده خندان سلطان قلبندن، خدائی حضرتلری بر كرامت كوسترسه دییه قلبندن كچيرمشدي. بونڭ أوزرینه خدائی حضرتلری، ”حيرتكه بعضیلری بزدن كرامت كوسترمه مزي ایسترلر، سلطان حضرتلرینڭ ألمزه صو دوكمسي، محترم والده لرینڭ خاولويي طوتمه سندن داها بویوك كرامت مي اولور“ بویوردی.Asıl Keramet Aziz Mahmud Hüdai Hazretleri, sarayda Sultan Ahmed Han’la sohbet ediyordu. Bir ara abdest tazelemesi icap etti. İbrik ve leğen getirdiler. Padişah hocasına hürmetle ibriği eline aldı ve abdest suyunu dökmeye başladı. Sultan Ahmed Han’ın annesi Handan Sultan da kafes arkasında havluyu hazır tutuyordu.Valide Handan Sultan kalbinden, Hüdai Hazretleri bir keramet gösterse diye kalbinden geçirmişti. Bunun üzerine Hüdai Hazretleri, “Hayret ki bazıları bizden keramet göstermemizi isterler, Sultan Hazretlerinin elimize su dökmesi, muhterem validelerinin havluyu tutmasından daha büyük keramet mi olur” buyurdu. صماتراده اسلاماندونزيەنڭ سوماطره آطەسنده یمن اصللی مسلمان بر تجّار ياشارمش. كندیسنڭ اولمادیغی بر كون یاردیمجیسی اهالیدن بریسنه بش آقچەلك بر قماشي اون آقچەيه صاتار. بر سوره صوڭره دكّان صاحبی كلیر. یاردیمجیسی بش آقچەلك قماشي اون آقچەيه صاتديغني و چوق كار ایتدیگنی سویلر. تجّار طورومی تصویب ایتمز و يارديمجيسنه، ”بش آقچەلك قماشي اون آقچەيه ناصل صاتارسڭ“ دییەرك قیزار. مالی صاتون آلان مشتري يي بولمسنی ایستر. مشتری بولونور. تجّار مشتريدن حلاللك ایستر و فضلەدن آلینان بش آقچەیی كری ویرر. اهالی و مشتری بویله بر داورانيشله ایلك دفعه قارشولاشدقلری ایچون شاشیرر. حادثه قیصه سورەده قولاقدن قولاغه یاییلیر و سلطانڭ قولاغنه قدر كیدر. سلطان تجّاري سراینه چاغیریر و اوڭا، ”بو داورانيشڭزي داها أوڭجه نه دويدق نه ده ایشیتدك. بونڭ سببی نەدر؟ نیچون بویله یاپدیڭز“ دییه صورار. تجّار، ”افندم بن بر مسلمانم، دینمز بزه بویله امر ایدییور. بن سادەجه بر خطایی دوزلتدم“ دیر. زمانله أولكه سلطانی و اهالیسی بو مسلمان اصنافڭ كوزل داورانيشندن اتكیلەنەرك مسلمان اولورلر.Sumatra’da İslamEndonezya’nın Sumatra Adası’nda Yemen asıllı Müslüman bir tüccar yaşarmış. Kendisinin olmadığı bir gün yardımcısı ahaliden birisine beş akçelik bir kumaşı on akçeye satar. Bir süre sonra dükkân sahibi gelir. Yardımcısı beş akçelik kumaşı on akçeye sattığını ve çok kâr ettiğini söyler. Tüccar durumu tasvip etmez ve yardımcısına, “Beş akçelik kumaşı on akçeye nasıl satarsın” diyerek kızar. Malı satın alan müşteriyi bulmasını ister. Müşteri bulunur. Tüccar müşteriden helallik ister ve fazladan alınan beş akçeyi geri verir. Ahali ve müşteri böyle bir davranışla ilk defa karşılaştıkları için şaşırır. Hadise kısa sürede kulaktan kulağa yayılır ve sultanın kulağına kadar gider. Sultan tüccarı sarayına çağırır ve ona, “Bu davranışınızı daha önce ne duyduk ne de işittik. Bunun sebebi nedir? Niçin böyle yaptınız” diye sorar.Tüccar, “Efendim ben bir Müslüman’ım, dinimiz bize böyle emrediyor. Ben sadece bir hatayı düzelttim” der. Zamanla ülke sultanı ve ahalisi bu Müslüman esnafın güzel davranışından etkilenerek Müslüman olurlar.غنیمت كیمڭ؟سلطان غزنه لي محمود هندليلرله حربه كیرمشدی. اونلرڭ غلبه لق اوردولرینی كورنجه جانی صیقیلدی. بونڭ أوزرینه بر آداقده بولوندی؛ ”اگر غالب كليرسه م الده ایده جگم بتون غنيمتي يوقسوللره طاغیتاجغم.“ سلطان محمود حربڭ صوڭنده غالب كلدی و بویوك مقدارده غنیمت الده ایتدی. سلطان، آدملريني چاغیروب، ”بو غنيمتلري یوقسول خلقه طاغيتڭ“ دیدی. بونڭ أوزرینه هركس اعتراض ایتدی، ”بو قدر غنیمت، بر آووچ يوقسوله ويريلير مي؟ عسكرلره ده ویر یا ده خزينه يه كوتورسونلر“ دیدیلر. بونڭ أوزرینه سلطان تردده دوشدی. بو صیره ده ابو الحسین دينن مشهور بر مجذوب اوردونڭ بولوندیغی یردن كچییوردی. سلطان محمود اونی كورنجه، ”شو مجذوبه صورایم، نه ديرسه اونی یاپارم“ دیدی. ابو الحسيني ياننه چاغیردی و مسئله يي اوڭا آچدی. مجذوب دیدیكه: ”سلطانم، اگر بر داها اللّٰهه ايشڭ دوشميه جكسه بونلرڭ دیدیگنی یاپ. اللّٰهه يينه ایشڭ دوشه جكسه آداغڭى یرینه كتیر.“ بونڭ أوزرینه سلطان محمود غنيمتي يوقسوللره طاغيتديردي، صوڭی ده آدی كبی محمود اولدی.Ganimet Kimin?Sultan Gazneli Mahmud Hintlilerle harbe girmişti. Onların kalabalık ordularını görünce canı sı¬kıldı. Bunun üzerine bir adakta bulundu; “Eğer galip gelirsem elde edeceğim bütün ganimeti yoksullara dağıtacağım.”Sultan Mahmud harbin sonunda galip geldi ve büyük miktarda ganimet elde etti. Sultan, adamlarını çağırıp, “Bu ganimetleri yoksul halka dağıtın” dedi. Bunun üzerine herkes itiraz etti, “Bu kadar ganimet, bir avuç yoksula verilir mi? Askerlere de ver ya da hazi¬neye götürsünler” dediler.Bunun üzerine Sultan tereddüde düştü. Bu sırada Ebu’l- Hüseyin denen meşhur bir meczup ordunun bulunduğu yerden geçiyordu. Sultan Mahmud onu görünce, “Şu meczuba sorayım, ne derse onu yaparım” dedi.Ebu’l- Hüseyin’i yanına çağırdı ve meseleyi ona açtı. Meczup dedi ki: “Sultanım, eğer bir daha Allah’a işin düşmeyecekse bunların dediğini yap. Allah’a yine işin düşecekse adağını yerine getir.”Bunun üzerine Sultan Mahmud ganimeti yoksullara dağıttırdı, sonu da adı gibi Mahmud oldu.
Bulmaca






